2 Ocak 2009
Lost’un sırrı
Lost severler 21 Ocak akşamı “Beacuse you left” isimli bölümle başlayacak olan beşinci sezon için geri sayıma başladı. Tartışmalar da yeniden forum sayfalarında ve sohbet ortamlarında alevlenmeye başladı. Spoiler videolar paylaşılıyor, uzman teorisyenler beşinci sezonun bombalarını bir bir döküyor, en ufak bir tüyodan uzun uzun hikayeler yazılıyor.
Ve sorular havada uçuşuyor. Jin öldü mü? Kate ve Jack öpüşecek mi? Locke şimdi nereyi patlatacak? Sawyer Juliet’e mi yanaşacak, Kate’in yasını mı tutacak? Tabi bir de daha ciddiyetli sorular var. Adaya ne oldu? Şanslı 6’lı adaya dönebilecek mi? Sanırım, bundan sonraki sorular “spoiler” ibaresi olmadan yazılmamalı.
Aslında en temel soru bir dizi altı ay ara verdikten sonra nasıl oluyor da sadık izleyicisini bıraktığı yerde buluyor ve yeniden efsane yazmaya devam edebiliyor? Nasıl oluyor da bir dizinin izleyicisi senaristi kadar çok çalışıyor, araştırma yapıyor ve en az dizinin proje ekibi kadar aktif bir şekilde dizi için çalışabiliyor? Bu adamlar para mı alıyor? Yoksa yapacak başka hiçbir işleri mi yok?
Olmaz yahu! Bunca adam, bunca site, bunca forum… Bir karakterin ismi ile felsefe kitaplarına koşuyor, bir seri numara ile matematikçi kesiliyor ve 45 dk’lık bir diziyi durdura durdura 3 saatte izliyoruz. Bu işte bir iş var…
Lost sadece başarılı bir “senaryosu”, yakışıklı ve güzel oyuncuları ve yüksek prodüksiyonu olan bir dizi değil. Pazarlama dünyasına binlerce tüyo veren, yeni bir iletişimi başlatan ve çok önemli bir tüketici içgörüsünü müthiş bir pazarlama aracına dönüştüren bir çalışma.
“Keşfetmek” ve “oyuna dahil olmak”. Başka bir deyişle “öncü olmak” ve “söz sahibi olmak”
Lost’un sırrı budur. Dizinin sırrı izleyiciye izleyici olmak ve pasif bir şekilde verileni alıp oturmak dışında bir şeyler sunmayı başarmış olmasıdır. Artık kimse televizyonun karşısında oturup, verilen mesajı almak ve söylendiği şekilde “emirleri” yerine getirmek istemiyor. Herkesin gördüğünü, duyduğunu, bildiğini bilmek ve yapmak da istemiyor. Oyuna katılmak istiyor, senaristten daha “zeki” olduğunu ispat etmek, herkesin izlediği ve gördüğünün dışında bir şeyler “görebildiğini ve anlayabildiğini” göstermek istiyor.
Bu durumda asıl gizemli olan günümüzde hala inatla “logoyu biraz daha büyütelim”, “tüketici bunu anlamaz, başka türlü söyleyelim” ekolüne bağlı pazarlamacıların nasıl hala iş ve işçi bulma kurumlarına düşmemiş olmasıdır. Reklam filmlerinde “hata bulmanın” bir tür spor haline geldiği ve “herkesin giydiğini giymenin ayıp kabul edildiği” günümüzde hala bazı pazarlama “şeylerinin” “Türkiye’nin tercihi” veya “Haydi koş gel!” tarzı yaklaşımlarına anlam veremiyorum.
Dizinin kulaktan kulağa yayılarak önce torent sitelerini sonra da TNT’yi ihya etmesi umarım pazarlama “şeylerine” de yeni bir bakış açısı sunar.
Not: Bilgi Universitesi Pazarlama İletişimi Yuksek Lisans Bölümü’nde Yüce Zerey‘in verdiği Business 2.0 dersi için hazırlanmıştır.
2 Comments currently posted.
Muge Cerman says:
Volkan Yılmaz says:
harika bir yazı olmuş çook sevdim, harika incelemişsin paylaştığıın için teşekkürler demek istiyorum.







Tuğçe’m;
Ellerin dert görmesin, kaleminin kuvveti ile araştırma ve gözlem gücün birleşince, tehlikeli bir karışıma dönüşüyorsun:) Derslerden fırsat bulup, daha kısa aralarla yaz.
Sevgi ile kal…